Muzaffer Eriş’e (9)
23 Ekim 1972 Pazartesi
Maltepedeki Harabezar
Kardeşim Muzaffer Amca,
Şu saatte evinde bulunduğun için seni tebrik ederim. Bakalım ben ne zaman evde olacağım. Dün Mehmet bir vergi meselesi için köyüne gitti. Tabiî bizim daireye uğrayamadım. Bugün havanın elverişli olmasından istifade ederek ben gittim. Benim dairemin kapısı kilitli olduğu için memnun oldum. Şu eve talip oldum olalı ilk defa bir memnuniyet duydum. Evin içi temizlenince güzel olmuş. Fakat mutfaktaki fayans döşeme işi orayı yine batırmış. Üstelik fayanslar da tamam değil. Yine iki tane eksik. Elektirik lambaları falan güzel. Eline sağlık. Senin gibi yüksek mühendis işçiyi nerde bulup da bir daha lamba taktırabiliriz. Fakat herifler seni de aldatmışlar. Bu mahut kapı hâlâ dışarı açılmıyor. Boyanmış ve takılmış hâlde duruyor. O sırada, ben Gülâbi ile içeriyi kontrol ederken bir işçi geldi. “Bana onu söylemişlerdi. Yapacaktım ama sen şimdi öteki işleri yap biz onu yaparız dediler” diye bir hikâye anlattı. Yirmi dakikalık işi yapmadın mı diye sorunca da “burada en aşağı yarım günlük iş var” dedi. Öteki 20 dakikalık demişti, bu yarım günlük, yani hiç olmazsa 3 saatlik diyor. Hay kapı başlarına yıkılsın be. Sanki marangozluk bir sanatmış gibi. Kızıp ben yapacağım, görecekler. Netekim eskiden, gençliğimde bazı işler yapmışımdır ama beni çok sıkar. Attilâ Demirâl’ı daha çok sıkar.
Ben evi teftiş ederken yukarı katlardan birine taşınmış olan emekli albay geldi. Tanıştık. Hamsi onu da 1 Eylül’de her şey tamam, kalorifer işleyecek diye kandırmış.
Adamcağız da o yüzden istifa edip ikramiyesini alarak İstanbul’a gelmiş. Hanımı ile de tanıştım. Hanım da birçok boya işlerini kendinin yaptığını söyledi. Soba kurmuşlar. Ben de bizim daireye soba kurulur mu diye baktım. Hol dediğimiz yerin giriş kapısına yakın bir yerinde baca deliği var. O takdirde soba, Maltepe’deki odanın istikametine kurulacak. Yani borular sobadan yukarı yükseldikten sonra sola kıvrılacak. Bizim şahane lambaları görünce şehrayin yapmaya heveslendim ama elektirikler yanmadı. Gülâbi’ye niçin yanmadığını sordum. Bir şeyler söyledi ama galiba Latince idi, anlamadım ve üstelemedim. Kapının yarım günde yapılacağını söyleyen marangoz da mutfağın hâlini görünce “dün biz burasının tahta işlerini yapmıştık, fayansçılar batırmış” diye esef etti ve “birimizin yaptığını öbürümüz bozuyor” dedi. Bu sözle ben Türkiye’de olduğumu anladım. Albayın söylediğine göre kalorifer kazanı 25 Ekim çarşamba günü gelecekmiş. Senin, o kazanın nasıl sığacağı hakkında endişeni söyledim. Parçalar hâlinde gelip içerde takılacağını söyledi. Demek ki Hamside mühendislik dehası var. Bu arada ben yine Kâniyelerin durumunu düşünüyorum. Bilhassa Minimini Mâviş Cin Kerata’yı. Onun hâli nedense bana dokunuyor.
Nejdet’ten mektup aldım. Kaloriferleri yanmadığı için bu soğuklarda berbat bir nezle olmuş. Mektubun sonunda da “kasım sayısının yazıları hazır; senin yazını bekliyorum” diye yazıyordu. O cümleyi okuyunca ben de az kalsın felç oluyordum. Hemen kısa bir cevap yazarak kasım sayısının bayramdan sonraya kalmasını teklif ettim. Bu teklifin gerekçesi kuvvetli: Millet tam …….. (yalancılığından belli). Müslüman olduğu için bayram tebriklerini hiç ihmal etmiyor. Postalar tonlarla tebrik taşıyor. O arada belki bizim dergiler kaybolur diye korkuyorum. Bir de o hengâmede postahaneye yaklaşmak bizim evin ikmalinden daha zor. Bayramdan bir hafta önce hücum başlıyor, bir hafta sonrasına kadar sürüyor. Bayram 8 Kasımda. Bu sebeple dergi 15 Kasımda çıkmış olmalı. Zaten benim bugünlerde yazı yazacak hâlim yok.
Söz Ötüken’e gelmişken İzzet’in sana bir mesajını bildireyim:
Hasan Çoban
Sabri Sayar
Bu ikisine İzzet gönderecekmiş. Senin göndermemeni istiyor.
İşte bütün haberler bundan ibaret. Millî futbol takımının Lüksemburg’a yenilmesinden sonra anayasaya, Türkiye’de futbol yasağı koyan bir madde zarurî oluyor. Zaten daha önce de Cezayir’e yenilmişlerdi. Birkaç yıl önce de Suudî Arabistan’ı güçbelâ 2-1 yenebilmişlerdi.
Selâm ve sağlık dilekleriyle. Protokol caridir.
Tanrı Türk’ü Korusun.
Tengri Türki Aburatugay (Moğolcası).