Türk dili, Hüseyin Nihal Atsız'ın Türkçülük anlayışında merkezî bir yer tutar. Edebiyat Fakültesi'nden mezun olan, Malatya'da Türkçe, Edirne'de edebiyat öğretmenliği yapan Atsız (biyografi), dil meselesine hem bir milliyet davası hem de bir ilim işi olarak bakmıştır. 1933'ten 1970'lere uzanan yazılarında iki çizgi birlikte görülür: Türkçeyi yabancı kelimelerden arındırma isteği ve dilin kurallarına aykırı "uydurma" kelimelere karşı çıkış. Konuyla ilgili diğer yazılar Dil Meselesi başlığında toplanmıştır.
Arılaşma taraftarlığı (1933–1942)
Atsız, 1933'te Orhun'da yayımlanan yazısında dili bir milletin varlık şartı sayar: “Dilini kaybeden milletse yok olmuş demektir.” (Türk Dili, Orhun, 1933). Aynı yazıda dile girecek yeni sözlerin Türk kökünden gelmesini, "beynelmilel ıstılah"a yer verilmemesini ister ve Türk gençlerine olabildiğince az yabancı söz kullanmalarını öğütler.
1941'de Çınaraltı'nda çıkan Dilimizi Türkleştirmek İçin Amelî Yollar, Türkçenin Manihaizm, İslâmiyet ve Batı medeniyetiyle gelen üç "buhran" geçirdiğini anlatır. Atsız burada devlet kurumları, unvanlar ve ilim terimleri için Türkçe karşılıklar bulunmasını, küçük bir dil heyeti kurulmasını önerir; önceki arılaştırma girişiminin ise aşırılık yüzünden başarısız kaldığını belirtir. 1942'de Faik Âli Ozansoy'a cevap olarak yazdığı Dil Meselesi'nde yabancı kelimelerin dili zenginleştirmediğini savunur, ama yöntem konusunda şunu ekler: “Sayın Faik Âli beyden beni uydurma sözlere taraftar sanmamasını rica ederim. İlmî yolda yürünmesini ve işin dil bilginlerine bırakılmasını isterim.” (Dil Meselesi, Çınaraltı, 1942). Aynı yıl Besim Atalay'ı ele aldığı Türk Dilinde Ekler ve Kökler'de unutulmuş kelimelerin diriltilebileceğine inandığını, ancak yeni kelimelerin Türkçenin kurallarına uygun türetilmesi gerektiğini söyler.
Ötüken döneminde "bozulan Türkçe" (1968–1971)
1960'ların sonunda Atsız'ın vurgusu, dilin bozulmasına kayar: “Türkçeyi Türkleştirmekle, Türkçeleştiriyoruz diye bozmanın birbirine karıştırıldığı zamanımızda, ortada görülen manzara aklın, mantığın ve bilginin safdışı edilmesidir.” (Bozulan Türkçe, Ötüken, 1968). Bu yazıda ilke olarak önce Türkiye Türkçesine, sonra öteki Türk lehçelerine başvurulmasını, karşılık bulunamazsa Türkçenin kurallarına ve zevkine uygun kelime türetilmesini ister; "devrim" ve "yaşantı" yerine Türkistan Türkçesindeki "özgeriş" ile eski metinlerdeki "dirlik"in alınmasının daha doğru olacağını savunur. Okullarda dilbilgisi derslerinin kaldırılmasını ve "benle, senle" gibi kullanımları da eleştirir.
Bir ay sonra Ötüken’de yayımlanan Edebî Dil'de İstanbul Türkçesine dayanan ortak yazı dilini millî birliğin temel şartı sayar, fiilin cümle sonunda bulunması kuralını bozan söyleyişlere karşı çıkar ve Sovyet dil politikasının Türk lehçelerini birbirinden koparmayı amaçladığını ileri sürer. 1971'de Kültür Bakanı’nın Resmî Yazısına Açık Cevap'ta ise kaynak eserlerin aşırı sadeleştirilmesine itiraz eder. Atsız'ın dil konusundaki tutumu böylece hem arılaşmayı destekleyen hem de kuralsız kelime yapımını reddeden bir çizgide kalmıştır.