Mustafa Kayabek’e (6)
13 Mayıs 1973 Pazar
Azizim Kayabek,
4 Mayısta yazılıp 5 Mayısta postaya verilen mektubunuzu 10 Mayısta aldım. Uzun mektubunuzdaki hüzün bana da sirayet etti. Hesapladım: Bir ayınız dolmak üzere. Daha 4,5, belki de 3,5 ayınız var. O zaman, 1944-45 te Tophane’deki, şimdi yıkılmış olan, Askerî Cezaevi’ndeki bir mahkûmu hatırladım. Başka bir suçtan birkaç aya mahkûm edilmiş, Bülent isminde bir talebemdi. Bir gün cezaevi bahçesinde gezinirken “geç 25 günüm geç” diye bağırmıştı. Çıkmasına 25 gün kalmıştı ve bu 25 gün kendisine çok uzun geliyordu. Halbuki biz yıllarca bekleyecektik. Onun sabırsızlığına mânâsız gözlerle baktık. Şimdi o ânı hatırlayarak, benim hızla geçen iki ayıma karşı, sizin bir türlü geçmeyen 4,5 ayınızı çok iyi anlıyor, duyuyorum.
Ben hapishanenin eski âşinâsıyım: Bu tanışıklık daha 18 yaşımda iken Askerî Tıbbiye’nin hapishanesine girmekle başladı. O zaman hapisler üç, dört, en çok sekiz gündü. Sonra 1935 lerde mal beyanında bulunmadığım için 24 saat hapse mahkûm edilip Sultanahmet Cezaevinde uykusuz bir gece geçirdim. Daha sonra meşhur 1944-45 vukuatı 17,5 aylık tutukluluk. En sonunda 12/13 Mart gecesi ve yaklaşmakta olan 15 Temmuz. Fakat 15 Temmuz pazara rastlıyor. Şu halde ben 14 Temmuzda mı, yoksa 16 Temmuzda mı gireceğim. İşte hukukî bir problem. Bunun için bir tevhid-i içtihad kararı, hatta bir anayasa mahkemesi hükmü lâzım.
Yalnızlığınız bir bakıma kuvvet kaynağı, bir bakıma da acıdır. Yalnızlık en ciddî mekteplerden biridir ve nihayet yalnızlık kaderimizdir. Çevremiz ne kadar kalabalık olursa olsun, yalnızız. Tıpkı son yolculukta, kalabalık ortasındaki yalnızlık gibi. Ama siz unutulmuş değilsiniz. Bizden olanlar arasında anılmadığınız gün yok. Olamaz da. Fakat hepsinin ayrı ayrı o kadar çok derdi, gailesi var ki, sormayın. Bu yüzden Muzaffer bana belki iki aydır yazmıyor, yazdıklarıma cevap vermiyor.
Ötüken’in Mayıs sayısını size göndermiştim. Yazınız çok güzeldi. En son mektuptaki isteğiniz üzerine size 5 tane daha. Orhun Kahıratlı’ya da 2 tane postaladım. Bunları listeye yazdım. Her ay gidecek. Ben hapise girince de Nejdet veya İzzet tarafından da yollanacak.
Fakat bu arada İzzet tarafından evinize Ötüken yollanmış bulundu. Yollanmaması hakkında ikazınız bana geldiği için önlemek imkânını bulmadım. Bozkurtlar’ı da Yenge Hanım’ın adresine taahhütlü olarak gönderdim; ithafını da Yağmur ve Budağa yaptım.
Şimdi mektubunuzun bir noktasına temas edeceğim: Açlık grevi meselesine. Bunu yapmamanızı rica edeceğim. İnanır mısınız? Ben anılmak değil, unutulmak istiyorum. Bundan zevk alıyorum. Bu sebeple beni birçoklarına hatırlatacak olan bu hareket mahcubiyetin doğuracağı bir azap verir ki bunu da siz istemezsiniz.
İlk mektubunuzda “okuyorum ama yazamıyorum; kalemi alınca aklıma gelen İpek ve Gökçe gözlerimi buğulandırıyor” demiştiniz. Belki buğulanma devam edecek ama, yazınca nasıl yazacağınızı bu ikinci mektubunuz gösterdi. Onun için size yazın, boyuna yazın diyeceğim. Romanı uzun bulsanız bile hikâye de yazamaz mısınız Kayabek? Sizin romantik muhayyeleniz o sıkıntılı yerde bile nice nice konular yaratamaz mı?
Sorduklarınızdan Halûk geçim derdi altında hayli eziliyor gibime geliyor. İki defa bazı gençlerle gelmişti; epeydir gördüğüm yok. Aydil Amca süt satmaya devam ediyor ve adamakıllı yoruluyor. Mecmuayı yürüteceğiz diyorlar. Nisan sayısını bugünlerde çıkaracaklarmış. İsterseniz Ruh Adam’la ilgili yazıyı bana gönderin. Gecikmeden okuyayım. Onlara ben veririm. Nejdetler yarın İstanbul’a gelecekler. Haziran sayısını hazırlayıp Körüklü’ye bıraktıktan sonra gelecekti. Bir de emeklilik pürüzlerini halledecekti. Zaten ömürler pürüz düzeltmekle geçiyor. Selâm ve sevgilerimi, Kâniye’nin selâmlarıyla birlikte yollarım. Tanrı Türk’ü Korusun.
Atsız