İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na (6)
1 Ekim 1950
Kardeşim Yılanlıoğlu,
28 Eylül tarihli mektubunu bugün aldım. Ersöz eliyle sana yazdığım kısa mektubu herhalde almışsındır. Bülbül ne çekerse dilinden çekermiş. Bizler de bülbülden başka her şeye benzediğimiz halde yine dilimiz yüzünden çekiyoruz. Beş kişi aleyhine karar verdiğimiz oturumda bizden başka kimse yoktu. Yalnız Azerbaycan’lı bir hava gediklisi (Hızaloğlu) vardı. Benim ve Hocaoğlu’nun pek de ….. lehinde olmayan konuşmalarımızdan gocunmuş, bunu İsmet’e yazmıştı. Halbuki bizimle bulunduğu sırada konuşmalara hiç katılmamış, sade dinlemişti. Acaba Tevet’e yetiştiren bu zat mı? Eğer böyle ise çok teessüf olunur. Bizim de adam tanımamak hususunda çürüklüğümüze yazıklar olsun denir. Ben bizim arkadaşlara kalabalıkta yavaş konuşmasını hâlâ öğretemedim. Bu kabiliyetsizlikle hiçbir iş olmaz. Vaktiyle Türkiye’nin Batı Medeniyetlerine Girmesi diye bir doktora tezi hazırlamıştım. 1774’ten bu yana Türkiye Tarihi’ni yazacaktım. O zaman iki büyük düşmanımız vardı: Rusya ve Avusturya (yani Almanya). Devletin bunlarla başetmek için sarfettiği gayretler harika derecesinde idi. Fakat Sadırazam’ın huzurunda yapılan gizli toplantılarda, sadırazam konuşulanların faşedilmeyeceği hakkında yemin verdirdiği halde birkaç gün sonra o iki devletin elçileri Babıali’ye gelerek “hakkımızda verdiğiniz şu ve bu kararları protesto ederiz” şeklinde beyanlarda bulunarak devleti hayrette bırakıyorlardı. Çünkü o zamanki rical de bizim Türkçüler gibi ağzı gevşek zevat olduklarından her şey dışarıya sızıyordu. Biz saklanacak ve saklanmayacak şeyleri ayıramıyoruz. Sen bile hiç lüzum yokken Tevet’e ifşaatta bulunarak bizi kepaze ettin. Ben sana daha önce yazdığım mektupta beş kişinin adını duyarsan memnun olursun demiştim. Nurullah’la Tevet’ten hoşlanmadığını biliyordum. Bundan biraz anlaman gerekmez miydi? Ama senin gibi âşıkların aklı kimbilir nerde? Velhasıl bu işler çok canımı sıktı. Hâlâ da sıkılıyorum. Bir kere evde hiç rahatım yok. Yorgunum. Sonra bu Orkun dergisi böyle giderse benim imanımı gevretecek. Bir tashih memuru tuttuk ama daha iş kıvamına girmedi. Yine birçok yerlere ben koşuyorum. Hem de Maltepe’den gelmek suretiyle. Bedriye ile İstanbul’daki Sirkeci Göçmen evine giderek bize bir kız veya kadın arayacaktık. İstanbul’a indik. Fakat derginin işleri yüzünden öteye gidemedik. Bedriye, Orkun’dan bizim eve bir fayda var mı? Benim yorgunluğum ve uykusuzluğum Orkun dergisiyle telâfi olunacak mı diye haklı olarak soruyor. Ve kendisine yardım edebileceğim saatleri mecmuaya hasrettiğim için kızıyor. Bu yüzden evin huzuru kaçıyor ve aile saadeti namına bir şey kalmıyor. Hatta ne saadeti? Ailenin istikbali ve bekası bile tehlikeye giriyor. Bütün bunlar arasında arkadaşların hareketlerine sıkılmasam diyorum. Hayır o da yok. Sizler sade uzaktan davulun sesini dinleyip aman ne hoş diyor ve bol bol öğüt veriyorsunuz. Bir meselede iki kişinin fikri birbirine uymuyor. Ben bunları telif için uzun zaman güllabicilik edemem. Benim için mesele gayet basittir. Tamam. Ondan sonra ne haliniz varsa görün.
Ben birçok şeyler bildiğim halde sırası gelmedi diye kimseye söylemiyorum. Aksi gibi arkadaşlar bilmeyerek o meselenin üzerinde duruyorlar. Israr ediyorlar. Ben hakikati söyleyemiyorum. Söylemeden hayır desem benden şüphelenecekler. Velhasıl bir mesele ki dostlar başına…
Sen, Sofuoğlu ve Karamağralı meselelerini kurcalama. Varsın onlar da abonelerini ödememiş olsunlar. Şimdi bu kadarcık kusur için en iyi iki arkadaşla mı takışacağız. Sofuoğlu, Orkun için her ay 20 lira vererek hiçbirimizin yapmadığı fedakârlıkta bulundu. Nejdet Sançar’ın da daha bir şeyden haberi yok. Ankara’ya geldiği zaman Tevet onu karşıladı. Evine götürdü. O da hiçbir şeyden habersiz olduğu için tabii işi için Tevet’e yazmış. Bunu benden önce senin Nejdet’e bildirmen icap ederdi. Yarın okullar açıldığı için artık benim hiç vaktim kalmayacak. Bana da 23 saat koymuşlar. Yeniyim ya, yüklenecekler. Yağmur için dört kişilik bir Almanca sınıfı açtıkları için ben de gık demeden kabul ettim. Rica ederim Yağmur için dört kişilik sınıf açıldığını da herkese söyleme, sonra da kapatıp Yağmur’u kapı dışarı eder ve müdürü mesul tutarlar. Velhasıl ben böyleyim işte. Yani hiddetten köpürüyorum. Senin anlayacağın uyku ilâcı ile uyuyor ve yaşıyorum. Yani zehirleniyorum.
Yazacak başka bir şey var mıydı bilmiyorum. Zaten akşam oldu. Daha dinlenecek bir saat bulamadım. Hoşçakalın. Protokol caridir.
Tanrı Türk’ü Korusun.
Atsız
Bizim evin numarası 13 değil, 9’dur. Malûm ola.