Atsız'ın Gözünden Gündem

Yozlaşan Devlet, Savrulan Millet

·3 dakikalık okuma

Yapay zekâ ile hazırlanmış bir "Bugün yaşasaydı ne derdi?" denemesidir. Ayrıntı

Bugünlerde memleketin ahvali üzerine düşünürken, insanın yüreğine bir sızı çöküyor. Devletin en yüksek kademelerinden sokağa kadar, her yerde bir gevşeklik, bir yozlaşma, bir başıboşluk hüküm sürüyor. Milletin bekası için canını dişine takmış olanların fedakârlıkları bir yana, devletin imkanlarını şahsî menfaatleri için kullananlar, millet düşmanlarına peşkeş çekenler günden güne artıyor.

Geçtiğimiz günlerde eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın bir fon skandalı kapsamında tutuklanması, bu gidişatın acı bir nişanesidir. İktidar partisinden bir bakanın ilk kez bu şekilde yargı önüne çıkarılması, devlet işlerinde görülen ciddiyetsizliğin ve yolsuzluğun ne boyutlara ulaştığını göstermektedir. Bu olayın Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarından biri olduğu iddiası, eğer doğruysa, milletin devlete olan güvenini derinden sarsacak bir felakettir. Böyle durumlar, milletin sırtından geçinen asalakları temizlemekle değil, devletin bütün çarklarını sağlam bir millî şuurla yeniden kurmakla aşılır.

Aynı fon skandalında, eski bakanın eşi İlyas Kaya ile eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül'ün de ifade vermesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "umulmadık kişilerin bu işlere karıştığını" söylemesi, meselenin derinliğini gözler önüne sermektedir. Devletin en hassas makamlarında oturanların, millete değil de kendi ceplerine hizmet etmeleri affedilmez bir ihanettir. Bu tür olaylar, "Devletin Yüksek Kademelerinde ve Gizli Teşkilâtı İçinde Hâinler ve Casuslar mı Var?" diye sorduğumuz günleri hatırlatıyor.

Mustafa Sarıgül'ün oğlu Emir Sarıgül'ün kara para soruşturmasında etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanarak adli kontrolle tahliye edilmesi, adalete olan inancı zedeleyen başka bir hadisedir. Milletin gözünde, suçun merkezinde olduğu iddia edilen kişilerin, birtakım anlaşmalarla dışarıda kalması, hukukun herkes için eşit işlemediği hissini uyandırır. Bu durum, devletteki çürümüşlüğün sadece siyasette değil, adalet mekanizmasında da kök saldığını düşündürüyor.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in kızının düğün davetiyelerini makam aracıyla dağıttığı haberi ise, küçük ama ibretlik bir kepazeliktir. Devletin imkanlarını şahsî işleri için kullanmak, milletin alın teriyle ödediği vergileri kendi keyfine harcamaktır. Bu, ciddiyetsizliğin ve makamperestliğin en basit, en utanç verici örneğidir. Milletin evlatlarını yetiştirmekle görevli bir bakanın, devletin malını bu denli hoyratça kullanması, nesillere nasıl bir ahlak dersi verdiğini göstermektedir. Bu tür "rezaletler" memleketi üzmesin deriz ama alışmak da bir çözüm değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki 90-100 milyon liralık reklam faturası krizi de siyasetteki menfaatperestliğin başka bir yüzüdür. Partilerin doktrin yerine menfaati esas aldığını, "Partiler ve Tutumları" yazımızda da belirtmiştik. Milletin vekili olmak için değil, kendi ceplerini doldurmak için siyaset yapanların olduğu bir yerde, partilerin iç hesaplaşmaları da ancak bu tür mali skandallarla ortaya çıkar. Bu durum, partilerin milletin davasından ne kadar uzaklaştığının açık bir işaretidir.

Kaşif Kozinoğlu'nun ölümüne ilişkin adli tıp raporunda zehirlenme veya travmatik etki bulunmadığı belirtilirken, tırnak, saç, deri ve kemiklerinde yüksek oranda antimon tespit edilmesi ve başsavcılığın rapora itiraz edeceğini açıklaması, devlet içindeki çelişkileri ve şüpheleri artırıyor. Adli tıp gibi bir kurumun raporunun bu denli tartışmalı olması, devletin kurumları arasındaki ahenksizliği ve milletin doğru bilgiye ulaşmasındaki engelleri göstermektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 8 Kasım'da Azerbaycan Zafer Günü dolayısıyla bu kardeş topraklara yapacağı ziyaret, Türk birliği adına elbette önemlidir. Ancak bu ziyaretin, Ermenistan ile sınırların açılması ve bir "Ermeni açılımı" planlarıyla aynı zamana denk gelmesi düşündürücüdür. Azerbaycan'ın bu durumdan rahatsız olduğu ortadayken, millet düşmanı Ermenilerle yapılacak her türlü yakınlaşma, Türk milletinin çıkarlarını gözeten bir adım olamaz. Bizim için en doğru söz, tarihte olduğu gibi süngülerindir, "Davetiye" şiirimizde de belirttiğimiz gibi. Türk'ün dostu Türk'tür, düşmanı ise düşman kalmalıdır.

En hazini ise, terörist başı Abdullah Öcalan'ın villaya yerleştirildiği ve AKP kaynaklarının bunu "nezaket" gereği "daha rahat görüşmeler" için açıkladığı haberidir. Bu, şehitlerimizin kemiklerini sızlatan, milletin vicdanını kanatan bir rezalettir. Binlerce Türk evladının katili olan bir caniye "nezaket" göstermek, ona villa tahsis etmek, millet düşmanlığına çanak tutmaktır. Milletine silah çekmiş bir teröriste gösterilen bu tavır, devletteki millî şuurun ne denli zayıfladığını göstermektedir. Barış Anneleri Meclis'e alınırken, gazilerin ve şehit ailelerinin kapıdan çevrildiği bir yerde, bu türden bir "nezaket", ancak ihanetle açıklanabilir.

Görüldüğü üzere, memleketin dört bir yanı çürümüşlük, menfaatperestlik ve millî şuurdan yoksunlukla doludur. Devletin temel direkleri olan adalet, eğitim ve güvenlik gibi alanlarda görülen bu zafiyetler, milletimizin geleceği için büyük bir tehlike arz etmektedir. Bu topraklarda yaşamak mecburiyetindeyiz, sonuna kadar devam etmek de öyle. Ancak bu gidişatın durdurulması, ancak Türk milletinin yeniden millî şuurunu kuşanması ve bu yozlaşmış düzeni kökten değiştirmesiyle mümkün olacaktır.

Yararlanılan yazılar

Bilgi: Bu yazı, Hüseyin Nihal Atsız'ın yazılarından yararlanan bir yapay zekâ tarafından hazırlanmıştır. Yorumlar Atsız'ın kendi sözleri değildir; "Bugün yaşasaydı ne derdi?" sorusuna bir cevap denemesidir.

Önceki değerlendirmeler

Bütün yazılar