Kopuzlama ve Oğuzlama

Birçoklarının yadırgayacağı “Kopuzlama” ve “Oğuzlama” kelimeleri, meçhul bir köy öğretmenin, manzum olarak hazırlamak için yıllardır çalıştığı ve daha da çalışacağı Türk destanına verdiği isimlerdir.

Kopuz”, bilindiği gibi bugünkü çöğür, bağlama ve sazın anası olan millî Türk sazı, “Oğuz” da büyük Türk ırkının en mühim unsurlarından biri, yani bugün Anadolu, Azerbaycan ve Irakta yaşıyan Türklerin hemen umumiyetle mensup bulundukları kavmin adıdır. O halde kopuzlama ve oğuzlama ne oluyor diye sorulacak. Acaba bu kelimeler de Dil Kurumunun uydurduğu asılsız, fasılsız şeyler mi diye düşünülecek.

Hayır, bunlar uydurulmuş değil, yaratılmış kelimelerdir. Nasıl “yiğit” manasına gelen “koçak”tan “hamâsi şiir” manasına “koçaklama” kapılmışsa, nasıl “güzel”den “garâmî şiir” manasına “güzelleme” yapılmışsa bu meçhul köy öğretmeni de kopuzlama ve oğuzlama kelimelerini icad etmiştir. Kopuzlama, kopuzun beraberliğiyle söylenen eski destanlara kıyasen Türk destanı, oğuzlama da Oğuz Türklerinin destanı demektir. Halk şiirleri üzerinde, pek sathî bile olsa, biraz durunlar ikinci okuyuştan sonra kopuzlama ve oğuzlama kelimelerine alışmaktadırlar.

Bu meçhul şair, belki de ilerde millî bir şöhretin sahibi olacak olan bu köy öğretmeni “Basri Gocul” adında bir gençtir. Vaktiyle komünist Nazım Hikmete karşı çıkarışmış bir iki küçük şiir risalesini hatırlıyorum. Ömrünü tek ülküye, Türk destanını manzum olarak yazmak düşüncesine vermiştir ve tek gaye üzerinde koşan insanların çoğu gibi onun da muvaffak olması pek muhtemeldir.

Her türlü yayınların pek bol, bol değil de müptezel olarak yapıldığı şu son zamanlarda şiirden ve şairlerden bahseden münekkitlerin onun adını da söylediklerini hatırlıyorum. Münekkitler bunda belki haklıdırlar. Bütün yazılanları görmek kabil olmadığı gibi yığınla yazılanlar arasında ölçülü bir tercih yapmak da imkansızdır. Fakat “zaman” iltimassız süzgecini kullanacak; zayıfları, değersizleri süzüp atacak, o zaman belki de bugün adı anılmıyanlardan bazıları edebiyat tarihine girecektir.

Ben, Basri Gocul için bu ihtimali varid görenlerdenim. Uğraştığı konunun heybeti ve haşmeti belki ilerde onun adını edebileştirecektir.

Şimdiye kadar bazı gazete ve dergilerde onun millî destanından bazı parçalar görüyorduk. Sonra Dil Kurumunun bu destanı mükafatlandırdığını işittik. Fakat Ahmet Cevadın tercüme ettiği millî Yunan destanını neşreden Türk Dil Kurumu, Basri Goculun eserlerini neşretmeğe niyeti görünmedi. Nihayet geçen yılın sonunda biazzat şair “Örnekler” diye bir kitapçık çıkararak oğuzlamanın bazı parçalarını umumî efkâra sundu. Kitapçılarda satılmıyan, ancak Mudurnudaki sahibinden tedariki mümkün olan bu kitaptan öğrendiğimize göre Basri Gocul, Türk destanını iki cilt halinde yazmıştır. Birinci cilt kopuzlama adındadır ve “Türk Hanédan “Çingiz Han”a kadar olan çağları almaktadır. İkinci cilt oğuzlamadır. Dede Korkut hikayeleri bu ikinci cilttedir. İkinci cildin 10.000 mısradan fazla tuttuğunu yine şairin ifadesinden öğreniyoruz.

Türk destanını nazma çekmek için yalnız şairliğin kâfi gelmiyeceği, destanın ruhuna da nüfuz etmek gerektiğini iyice takdir eden Basri Gocul millî destanlar üzerindeki yazıları dikkatle okumuş, onu iyice kavramıştır. Dede Korkutta bir nevi serbest nazımla yazılmış olan manzumeleri adeta restore ederek ortaya cidden başarılı neticeler çıkarmaktadır.

Basri Gocul, Oğuzlamayı hecenin muhtelif vezniyle yazmış ve 7,8,11,12 hecelileri kullanmıştır. Eski Türkçe kelimeler de az değildir. Fakat bu manzumelerde bir yapmacık, bir zorakilik yoktur. Mesela şu yeltemeye, yani hüküm manzumesine bakın:

Kiyir kiyir kişneşiyor
Atlar yeri eşe eşe!

Gün doğusu kızıllaştı;
Yayılalım dağa, taşa!

“Tayma! Tayma” naraları
korku salsın uçar kuşa!

Bir uğurdan saldıralım
Çarpıyorken oklar döşe!

Düşmanların aklı şaşa!

Hanlar, beğler aramızda;
Emeğimiz gitmez boşa!

Can kaygısı çekmek olmaz,
Yazılanlar gelir başa!

Kırılmakla tükenmeyiz;
Bakmamalı üçe, beşe!

Tunç topuzlar yüz dağıta,
Kunt cıdalar bağır deşe!

Dahi kılıç çarpışından
Baş, bacaklar ayrı düşe!

Cenk meydanı dolusunca
Üşmelidir kuzgun leşe!

Tam hamâsî bir şiir olan bu parçadaki “kiyir kiyir kişnemek” bize hiç de yabancı gelmiyor. Manasını da hiçbir sözlüğe bakmadan anlıyoruz. Keza “tayma”nın bir hücum narası olduğunu da kolayca farkediyoruz. “Döş” kelimesi bugün edebî dilde mevcut değildir. Fakat “döl döş” tabirinde kullanılıyor, “döşek” kelimesi de buradan geliyor. Bir nevi kargı olan “cıda” sözlüklerde kalmış bir kelime olmakla beraber bu manzumenin havası içinde okuyanı yadırgatmıyor.

Görülüyor ki Basri Gocul halk şiiriyle haşır neşir olmuştur. Mesela yukarı ki parçanın:

Kırılmakla tükenmeyiz;
Bakmamalu üçe, beşe

Beyti, halk şairi “Muhibbi”nin:

Sayılamaz parmak ile,
Tükenmeyiz kırmak ile,

Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez halimizi

dörtlüğünü hatırlatıyor. Keza “yazılanlar gelir başa” mısraındaki fikir bütün halk edebiyatında, anonim edebiyatta, Türk halkında, müşterek olan bir fikirdir. Hatta Sultan Cem bile:

Herkesin başına yazılan gelür, devrandur diye aynı fikri nazmen söylemiştir. Sondan bir önceki beyitte, mısraın “dahi” kelimesiyle başlaması da bize yabancı gelmiyor. Bu bakımdan Basri Gocul, merhum Rıza Nurun söylediği “Türkçe kelimelerin bir destanı ifade edebilecek şekilde billurlaşmasını sağlamış demektir. Hakikaten öteki parçalarda da bu billurlaşma göze çarpmaktadır. Sanki uzun zamanlardan beri Türkçe ile türlü destanlar yazılıyormuş gibi gözüken icaz kudreti Basri Goculda da olgunluğa doğru gidiyor. Örnek olmak üzere “Kanturalı”nın bir söylemesini alıyorum: Kanturalı tehlikeli bir maceraya atılmak üzeredir. Babası, oğlunu vazgeçirmek için gidileceği yerin korkunç sarplığından, baş kesen cellatlardan, zindanlardan, insanı belaya sokan yosmalardan bahseder. Kanturalının cevabı şudur:

Yollardan korkar mıyım?
Aygırım nal dökerdir.

Okçudan korkar mıyım?
Cebem temren bükerdir!

Cellattan korkar mıyım?
Yumruğum döş çökertir!

Zindandan korkar mıyım?
Yoldaşım kırk nökerdir!

Yosmadan korkar mıyım?
Döneceğim bu yerdir!…

Kendisini millî destanın güzelliğine kaptıran için, Dede Korkuttaki tekrirlere benziyen bu tekrarlamalar çok hoştur. Millî kültürü olmıyanların bundan zevk almıyacağı tabiîdir. Millî destanlar taammüm edip halka ve ilkokul çocuklarına kadar yayıldıkça bundan alınan zevk de umumileşecek ve büyüyecektir. Çünkü zevk kısmen muhit meselesidir. Eskiden makbul olmıyan yarım kafiyeler bugün hoşumuza gittiği gibi destanlardaki ruh da yarın beğenilecektir.

Bu bakımdan Basri Gocul bugün, belki kendisinin de farkına varmadığı, büyük bir iş üzerindedir. Acele etmeyişi, yazdıklarını mütemadiyen değiştirmesi (bunu kendisi söylüyor), durmaksızın çalışması onun başarısını hazırlıyan sebeplerdendir. Kendisi şehirlerin gürültülü hayatından uzaktadır. Beynini ve gönlünü dinleyebilecek bir muhit içindedir. Bundan dolayı eserine ihtirasla sarılması, ortaya koyabileceği en yüksek değeri yaratabilmesi kabildir.

Şehnameler devri geçmiş değildir. Bugün başka milletlerde mensur destan olarak çok lirik tarihî romanlar yazıldığına şahit oluyoruz. Biz ise her ikisini de başaracak bir tarihî çağda bulunuyoruz. Korkunç içtimai kasırgalar arasında, oluşlar ve ölüşler ortasında yeni bir manevî nizama, yeni bir hamasî devre doğru gittiğimizi gösteren alametler de var. Milli destan üzerindeki ümit verici çalışmalar bu alametlerden biridir.

Share
Published by
Hüseyin Nihal Atsız