Cumhuriyetle idare olunan memleketlerin birçoğunda devlet başkanının pek az yetkisi vardır. Buhranlı zamanlarda Millet Meclisini feshederek seçime gitmek, yahut başbakanı görevinden geri çekmek gibi bir kuvveti yoktur. Türkiye’de de durum aşağı yukarı böyledir. Cumhurbaşkanının en mühim fonksiyonu
Buna Yirminci Yüzyılın en büyük macerası diyorlar. Aya gitmek aslında bilim ve tekniğin göz kamaştırıcı bir zaferi olmakla beraber, bu zaferin insanlığa neler getireceği bilinmediği için macera demekte de yanlış olmasa gerektir. Aya yerleşme üstünlüğü sayesinde dünyaya
Solcuların bir kısmı ve iyi niyetlileri büyük bir hayal içinde avunarak, hayal içinde kaybolan her insan gibi acı gerçekleri göremez oluyor. Tarihin şu devresinde yahut Batının falan ülkesinde “şöyle olmuştu” diyerek bizde de aynı şeyin tekrarlanacağına inanıyor.
26 Şubat 1969 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 6’ncı sayfasında Türker Acaroğlu tarafından yazılan “Yayın Hayatı” başlıklı yazı çok ibret vericidir. Türker Acaroğlu, basılan her kitap, dergi, gazete, nota, resim vesaireden kanun gereğince beşer tane gönderilen “Basma Eserleri Derleme
Günümüzün modalarından birisi de mini etekli, açık saçık dişilerin yanında hacı, hoca takımından gayet mutaassıp, görünüşte dindar, mutasavvıf kadınların türemiş olmasıdır. İsteyen istediğini olur. İsteyen istediğini sever. İsteyen istediğine tapar. Anayasa insanlara birçok haklar tanımıştır. Başkalarına, düzene,
“Dinamik ve enerjik olacaksın. Darbeyle karşılık verecek, hücumu hücumla durduracaksın. Bütün devletlerle dostluk kurmak, ziyaretler yapıp ziyafetler ve hediyeler vermek, milli çıkarları korumak bakımından pek az faydalıdır.” Bir İngiliz, Barbaros Hayreddin Paşa hakkındaki eserinde ünlü Türk amiralini
1971 yılının 29 Ağustos’unda bu büyük ve cidden şanlı zaferin 900. yıl dönümü kutlanacaktır. Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde 1966’da kurulan “Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü” bu yıldönümünde kendi payına düşen görevi yapmak için Malazgirt’te bir Alp
Türkiye’de siyasî ve içtimaî alanlarda bir gürültü ve kargaşalık alabildiğine giderken kendi köşelerine çekilmiş bazı vatandaşların yurtlarına, milletlerine sessizce hizmette bulunduklarını görmek, sıkıntılar arasında biraz huzur verici oluyor. Evvelce bir defa dokunduğum bu konuya şimdi bir daha
Medeni milletlerin dilleriyle iptidaî toplulukların dillerini birbirinden ayırt eden en büyük fark medenî dillerin çok geç ve güç değişmesine karşılık ötekilerin kısa zamanda tanınmaz hale gelmesidir. Bunun sebebi birincilerde yazının ve ortaklaşa bir edebî dilin var oluşudur.
